İşini bırakıp kitap yazsın diye bir yıllık maaşlarını verdiler

Bülbülü Öldürmek kitabının yazarı Harper Lee işini bırakıp kitap yazsın diye iki arkadaşı bir yıllık maaşlarına denk gelen parayı ona hediye ettiler. Bu büyük fedakarlığın sonunda Bülbülü Öldürmek gibi muhteşem bir eser ortaya çıktı.

İşini bırakıp kitap yazsın diye bir yıllık maaşlarını verdiler

Bülbülü Öldürmek kitabının yazarı Harper Lee işini bırakıp kitap yazsın diye iki arkadaşı bir yıllık maaşlarına denk gelen parayı ona hediye ettiler. Bu büyük fedakarlığın sonunda Bülbülü Öldürmek gibi muhteşem bir eser ortaya çıktı.

Okumaya başlamadan önce bu kitap hakkında pek bir şey bilmiyordum. Adı çok hoşuma gitmişti, arka kapak yazısı güzeldi ve Pulitzer ödülü almıştı.

Üç sene boyunca nadasa kaldıktan sonra bir gün kitap alacak param kalmadığı için kütüphanedeki okumadığım kitapları bir gözden geçireyim dedim ve elim bu kitaba gitti.

Sonrası ise gerçek bir Bülbülü Öldürmek Rönesans’ıydı.

Yayımlandığı 1960 yılından bu yana edebiyatseverlerin gönlünde özel bir yere sahip olan Pulitzer ödüllü Bülbülü Öldürmek, aslında Amerika’nın güneyinde yaşanan ırkçılığı ve eşitsizliği konu ediniyor.

23 yaşındayken Alabama Üniversitesi’ndeki hukuk eğitimini yarıda bırakarak yazar olma hayaliyle New York’a taşındı. Eastern Airlines ve bir İngiliz firması olan BOAC Hava Yolları bünyesinde bilet satış görevlisi olarak çalıştı. Boş zamanlarında makaleler ve kısa öyküler yazdı. 1956 yılında çocukluk arkadaşı Truman Capote sayesinde besteci ve söz yazarı Micheal Brown’la tanıştı ve Brown, Noel hediyesi olarak bir yıllık maaşını Lee’ye vererek ondan yazmasını istedi. Sadece yazmasını… Bir yılın sonunda Lee, Bülbülü Öldürmek’in ilk taslağını teslim etmişti bile.

Harper Lee, tamı tamına 357 sayfa boyunca sekiz on yaşlarında bir çocuğun gözünden aktarıyor olayları. Adaletin, ırkçılığın ve siyasi meselelerin insanın en saf ve temiz hâli olan çocukluk döneminin penceresinden nasıl gözüktüğünü okuyorsunuz. Kitap, hem Amerika’daki okullarda okuma listelerinde olmasından dolayı hem de çocuk kahramanın ağzından anlatıldığı için literatüre çocuk kitabı olarak geçmiş. Yalnız okuduğum pek çok yazıda, birçok insanın kitabı çocuk kitabı olduğunu bilmeden aldığı yazıyordu. Bu da gösterir ki kitapta çocuk-yetişkin fark etmeden herkes için gerçek olan problemler üzerinde duruluyor.

Olaylar, yazarın 1936 yılında, on yaşındayken yaşadığı bir olayı temel alıyor. Lee, yaşadığı kasabanın civarında olan bu olayın ailesi ve komşuları üzerindeki etkilerini gözlemleyerek eserini oluşturmuş.

Harper Lee ve Truman Capote

Örneğin kitapta Jean Louis Scout’ın en yakın arkadaşı ve komşusu olan Dill karakteri, yazarın aynı şekilde çocukluk arkadaşı ve kapı komşusu olan Truman Capote’dan esinlenerek oluşturulmuştur. Harper ve Truman’ın beş yaşında başlayan dostlukları birçok sınavdan da geçmiş. Okumak isteyenler için linki şuracığa bırakıyorum.

Tabii ki romandaki gerçeklik unsurları bununla sınırlı değildir. Olayların geçtiği tarih 1929, tam olarak Great Depression dönemidir. Dünyada şu zamana kadar yaşanmış, gelmiş geçmiş en büyük ekonomik kriz olarak tarihe geçen bu olay, Kara Perşembe ya da daha bilinen tanımıyla Wall Street’in çöküşüyle başlar. Bankalar iflaslarını açıklarlar, ekonomi çöker ve Amerika’da takas sistemine geri dönülür.

Dünyayı neredeyse I ve II. Dünya savaşları kadar etkileyen bu Büyük Buhran Dönemi, ekonomik krizlerin sadece kendi sahasını etkilemediğini; bu yüzden bunlara yalnızca ekonomik değil aynı zamanda sosyal hatta politik bir olgu olarak da bakılması gerektiğini gösteriyor.

Asla gösterime girmeyecek olan “How to Lose American Dream in One Day?” filminin afişi.

Bu ekonomik buhran, 1929’dan 1933’e kadar aktif olarak devam etmiş. Daha sonra şu anda açıkça görüldüğü üzere bir şekilde paçayı sıyırmış Amerikalılar…

Tüm ciddi, tarihî meselelere ek olarak, bireysel bir mesele de var kitapta: Büyümenin sanıldığı kadar güzel olmadığını, aksine insanı nasıl bir çirkinliğe ittiğini görüyorsunuz.

“Eee, ama hani bülbül?” diye soracak olursanız sizinle kitabın satır aralarına bir inelim derim.

Kitabın asıl adı To Kill a Mockingbird.

Birçok yerde adının yanlış çevrildiğine dair söylemler gördüm, motamot çeviri olarak bakarsak bu doğru. Ama bence adı bundan daha güzel Türkçeleştirilemezdi.

Mockingbird, kitapta olayların geçtiği Mississipi eyaletinin sembollerinden biridir. Ancak bizim literatürümüzde bunun karşılığı yok çünkü bu kuş türü yaşadığımız coğrafyada pek kendini göstermiyor. Popüler bir seriden anımsayacağınız üzere bu kuşun adı alaycı kuş olarak da çevrilebiliyor ama inanın bu, kitabın bütün büyüsünü ortadan kaldırırdı. Onun yerine çevirmenin bizde edebî bir karşılığı olan bülbülü seçmesi, zannımca bu kitap için yapılan en güzel hamlelerden biridir.

Bülbül motifi leitmotiv olarak kitapta bazı yerlerde tekrarlanıyor. Bu sayede hikâyenin başı ve sonu birbirine sıkıca bağlanıyor ve karakterler arasındaki benzerlikler ortaya çıkıyor. Bülbül, Arthur Radley ve Tom Robinson karakterlerinin mevcudiyetinde masumiyeti temsil eden bir sembol hâline geliyor ve kitabın sonunda masumiyet -kelimenin tam anlamıyla- ölüyor.

Kitaptaki semboller bunlarla sınırlı değil. Kahramanlarımızın adları da -Atticus, Jem ve Scout- küçük, ötücü kuş isimlerinden geliyor. Hikâyede haksızlığa karşı gösterdikleri duruşlarıyla toplum içerisinden sıyrılışları, bu karakterlerin de aslında Radley ya da Tom’dan bir farkı olmadığını gösteriyor bence.

Onlar, kötülüğe yenilen bülbüllerin ardından hüzün şarkıları söyleyen diğer kuşlardır; şarkıları bülbülü hayata geri döndüremese de birileri tarafından eninde sonunda duyulacaktır. Nitekim Maycombluların ve jürinin siyahi Tom’un davasında, daha önce hiç yapmadıkları bir şey yapıp uzun süre hüküm verememeleri, duraksamaları ve ‘ya suçsuzsa’ diye düşünmeleri, bu ince mesajların kurgudaki yerini sağlamlaştırıyor.

İngilizlerin the canary in a coal mine atasözü, aslında kitaptaki mockingbird kavramını daha da iyi açıklayacaktır. Kömür madenindeki kanarya metaforu, eskiden, madencilerin yer altına inerken karbonmonoksit ve metan gazı salınımını haber vermeleri için yanlarında taşıdıkları kanaryalardan gelmekte. Kuşlar, zehirli gaz salınımı insani sınıra yaklaşınca ölüyorlar ve bu sayede madencileri ölüm tehlikesi konusunda uyarmış oluyorlardı.

Maycomb’un dile getirilen ve getirilmeyen diktatörlükleriyle yüzleşmek zorunda kalan Radley ve Tom, bu metaforu resmediyor aslında.
Bu iki kanarya; hudutsuz gururun, gereksiz efsanelerin ve bilgisizliğin kontrol edilemezliği yüzünden hırpalanan demokrasinin kırgınlıklarına maruz kalıyorlar. Biri özgürlüğünden, diğeri hayatından oluyor.

Hikâyeyi böylesi güzel bağlantılarla birbirine bağlayan mockingbird, Harper Lee’nin isim hakkındaki ilk seçeneği değilmiş, aslında kitabın adını Atticuskoymak istemiş.

Sanırım iyi ki öyle bir şey yapmamış diye şükredebiliriz.

"Bu öykünün oldukça zorlu bir yanı var, Lee iki bakış açısına birden sahip olmak zorunda: bir taraftan caddenin karşısında yaşayan ve kudurmuş bir köpekten ve karşıdaki ürkütücü evden korkan afacan bir çocuk diğer taraftan da adaletin nasıl işlediğine ve Adliye’nin işleyişindeki çatlaklara dair mantıklı bir bakış açısına sahip, ciddi bir çocuk olmak zorunda. İşin güzelliği, onun, resimlerin ve duyumların kendisini yönlendirmesine izin vermesinde saklı. “ Allan Gurganus

Kitaptaki çocuksu masumluk; kullanılan dil, anlatılan olaylardaki dürüstlük ve içtenlikle desteklenmiş. Jem ve Jean Louis (Scout) adlı iki kardeşin yaşadıklarını okurken kendinizi ister istemez gülümserken buluyorsunuz. Yine de bu gülümsemenin buruk birçok yönü var. 'Öcü Radley' meselesi bunlardan biri. Bu adam yıllar önce başına gelen bir olaydan sonra eve kapanmış ve kimse tam olarak neye benzediğini bilmiyor. Daha doğrusu çocuklar böyle düşünüyor, büyüklerin dünyasında neyin ne kadar bilindiğini sadece tahmin edebiliyorlar. Scout, Maycomb'un ileri gelen ailelerinden birinin kız çocuğu. Dokuz yaşındaki bu kız, elbiseler bu kadar rahatsızken neden tulum giyemeyeceğini bir türlü anlayamıyor. Radley konusunda da bu şekilde. Başta, Radley'nin eve zorla kapatıldığını düşünüyorlar, yoksa hangi insan evden dışarı çıkmamayı seçer ki? Özellikle de dışarıdaki hayat bu kadar güzelken...
Kitabın bir noktasında Radley meselesi ikinci plana atılıyor çünkü ortada daha önemli bir sorun var: Tecavüz suçundan yargılanan bir zencinin mahkemesi.

Gregory Peck (Atticus) ve Brock Peters (Tom Robinson)

Mahkeme sahneleri çok güzel aktarılmış. O sırada salondaki izleyicilerden biri oluyorsunuz, heyecanlanıyor, sayfaları çevirirken sabırsızlanıyorsunuz. Atticus’un bir sonraki hamlesi ne olacak? Hakkındaki hükmün baştan belli olduğu siyahi Tom’u aklayabilecek mi? Acabalarla dolu heyecanlı bir bekleyiş anı…

Bir huyum vardır okuma konusunda; kitap çok heyecanlı bir ana geldiğinde kapağını kapatır beş dakika kadar beklerim. Yoksa heyecandan satırları atlaya zıplaya okurum, sadece olayı anlar ama edebî açıdan okuduğumun keyfine varamam.

Bu kitapta -mahkemenin olduğu bölüm için söylüyorum- her beşer sayfada bir durmak zorunda kaldığım oldu. Ama sonuç mükemmeldi.

· Scout’ın dokuz yaşındaki aklıyla babası Atticus’u hapishane önünde bir felaketten kurtarması ,

· Dill’in insanların ikiyüzlülüğü karşısında midesinin bulanması ,

· Jem’in “Yalnızca tek bir insan türü varsa, o zaman neden hiç geçinemiyorlar? Hepsi birbirine benziyorsa, niçin özel bir çaba harcayarak birbirlerini aşağılıyorlar, Scout, galiba bir şeyleri anlamaya başlıyorum. Galiba Öcü Radley’in bunca zamandır evden çıkmamasını anlamaya başlıyorum… Dışarı çıkmamak istediği için evde kalıyor.” sözleri,

· Ve son sayfalarda ortaya çıkan Öcü Radley’e karşı Scout’ın tutumu,

kitapta beni etkileyen kısımlardan sadece bazılarıydı.

“Çocuk bakış açısı, kültürel bilinçaltının, ön yargının ve kazandırılmış değerlerin yol açtığı sapmadan arınmış bir yöntemdir. Bir çocuk yetişkinlerin sahip olduğu deneyime sahip olmadığı için ön yargıdan da uzaktır. Bunun da ötesinde bir çocuğun tarif ettiği sahneden şüphe duymayışımız, yani ön yargı ya da değerler nedeniyle gerçeğin değiştirilmediğini bilmemiz, eserde gerçekçiliği bir üst seviyeye taşır. Scout, önce Güney’in bir temsilcisi olarak karşımıza çıkar. Romanın başlarında Güney’in dar kafalılığını ya da sınıf kibrini, hatta ırkçılık izlerini görebildiğimiz Scout, babasından öğrendikleriyle ve babası bir zenciyi savunduğu için maruz kaldığı ırkçı saldırıların etkisiyle bu genel kültürel etkiden sıyrılacaktır. Öğrenilmiş olanlar bir yana bırakıldığında ön yargısız bir şekilde dünyaya bakacak, örneğin haksız yere suçlanan zenci için acı duyabilecektir. Çocuk anlatıcı bunu başarmakla kalmaz, bizi aynı zamanda kendi ön yargılarımızı ve değerlerimizi sorgulama noktasına getirir. Yazarın hikâyesini bir çocuğa anlattırmasında kuşkusuz rolü olan bir faktördür bu. Jem ve Scout’un okuldaki arkadaşları, babaları Atticus’un zenci dostu olmasını sebep göstererek onları dışlarlar. Atticus ırkçılık karşıtı, eşitlik yanlısı fikirleriyle Jem ve Scout’u ilkeli ve ön yargısız yetiştirmeye çalışmaktadır. Scout çevresindeki herkesin ırkçı fikirlerine maruz kalır ve içten içe babasının haklı olduğunu bilir. Karşılaştığı baskı onun içinde yetiştiği Güney’in etkilerinden sıyrılmasında en önemli etkendir; zira ırkçılığın anlamsızlığını, haksız yere suçlanan insanları savunmanın önemini anlar.”

Bana sorarsanız bu kitabın ana karakteri ne Scout ne de Atticus. Ana karakter, hakkında asla istediğimiz bilgilere tam olarak erişemeyeceğimiz Arthur Radley’dir.

Çünkü o, yaşanan ve yaşanabilecek tüm kötülükleri tahmin etmiş; insanların ikiyüzlülüklerine daha fazla katlanmak istemediğinden kendini evine kapatmıştı.

İnsanlardan uzak olmak bizi daha mı az ‘insan’ yapar, yoksa olmamız gereken asıl hâlimize mi döndürür? Şu bir gerçek: Değerlerimizi toplumdan alıyoruz. Peki ya toplumda karakterimize işleyecek değer kalmamışsa o zaman ne olacak, diye düşünüyor insan.

YORUM EKLE
SIRADAKİ HABER