Eskiden bir kurumda yönetici denildiğinde insanın aklına bilgili, tecrübeli ve ağırbaşlı biri gelirdi. Mevzuatı bilir, personelini tanır, konuştuğunda dinlenir, sorun çıktığında da sorumluluğu başkasına bırakmazdı.
Yönetici olmak kolay değildi. İnsan, o koltuğa oturmadan önce yıllarca çalışır; bilgisi, tecrübesi ve duruşuyla kendisini ispat ederdi.
Şimdi bazı kurumlarda öyle yöneticiler görülüyor ki çalışan personel bakıp kendi kendine soruyor:
“Bu arkadaş yönetici olduysa benim neyim eksik?”
Sonra masasına oturup hesap yapmaya başlıyor:
“İşi ondan daha iyi biliyorum. İnsanlarla daha düzgün konuşuyorum. Mevzuatı hiç değilse açıp okuyorum. Üstelik bilgisayarı açıp kapatmayı da biliyorum… Ben neden yönetici olmayayım?”
Böylece kurumda yeni bir yönetici adayı daha doğuyor!
Eskiden çalışanlar işlerini iyi yapmaya uğraşırdı. Şimdi bazıları kimin, nasıl yönetici olduğuna bakıp makam hesabı yapıyor. Çünkü karşısında bilgi, birikim ve vizyon göremeyince yöneticiliğin çok kolay bir iş olduğunu düşünüyor.
“Herkese günaydın demiyor ama yönetici.”
“İki cümleyi yan yana getiremiyor ama yönetici.”
“Personelin yaptığı işi bilmiyor ama yönetici.”
“Ortada bir sorun çıkınca odasının kapısını kapatıyor ama yine de yönetici!”
Bunu gören çalışan da doğal olarak şöyle düşünüyor:
“Ben bunların en azından yarısını yapmam. Demek ki benden çok güzel yönetici olur!”
Tıpkı Tosun Paşa filmindeki gibi…
Ortada bir makam var; bir tarafta Seferoğulları, diğer tarafta Tellioğulları… Kurumdaki herkes makamın etrafında dönüyor.
Birisi:
“Ben yıllardır burada çalışıyorum, asıl Tosun Paşa benim!” diyor.
Bir başkası:
“Benim arkam daha güçlü, Tosun Paşa benim!” diye ortaya çıkıyor.
Öteki, müdürün odasına daha sık girip çıktığı için kendisini şimdiden yönetici sayıyor. Bir diğeri toplantılarda hiç konuşmadan ciddi ciddi başını sallıyor. Çünkü bazılarına göre yönetici olmanın ilk şartı, konu hakkında hiçbir şey bilmeden düşünceli görünmektir.
Liyakat ise filmin Lütfü’sü gibi kapının önünde bekliyor:
“Beni çağıran oldu mu?”
“Sen biraz daha bekle. Önce bizim Tosun’u yerleştirelim!”
Bazı çalışanlar yönetici olmayı o kadar çok istiyor ki neyi yöneteceğini bile sormuyor.
“Kurumda bir yöneticilik boşalacakmış.”
“Nerenin yöneticiliği?”
“Bilmiyorum ama odası ayrıymış!”
“Görev alanını biliyor musun?”
“Öğreniriz canım! Önce atama çıksın.”
“Personelin sorunlarını çözebilecek misin?”
“Onu da personele sorarız!”
Çünkü bazıları için mesele kuruma hizmet etmek değil, makam odasında çay içmektir. Kapıda ismi yazsın, toplantılarda en önde otursun, telefonu çalınca “Şu an müsait değilim” dedirtsin…
Gerisi ayrıntıdır!
Personel bir sorunla odasına girer:
“Müdürüm, bu işi nasıl çözeceğiz?”
Yönetici kaşlarını çatıp dosyaya bakar:
“Bu konuyu değerlendirelim.”
“Ne zaman?”
“En kısa zamanda.”
“En kısa zaman ne zaman?”
“Arkadaşlar, biraz sabırlı olalım!”
Konu toplantıya gönderilir. Toplantıda komisyon kurulmasına karar verilir. Komisyon bir alt komisyon kurulmasını teklif eder. Aylar geçer, sorun hâlâ yerinde durur ama herkes çok çalışmış gibi yorgundur.
Demek ki sorun çözülmemiş olabilir fakat yönetim faaliyetleri başarıyla devam etmektedir!
Bir de personelle konuşmayı bilmeyenler vardır. Normal bir cümleyi bile emir verir gibi söylerler. Çünkü sesini yükseltince otoritesinin de yükseldiğini zannederler.
Personeli dinlemek yerine azarlar, yol göstermek yerine korkutur, çözüm üretmek yerine talimat verirler. Sonra da:
“Personel beni sevmiyor.”
Sevmez tabii müdürüm! İnsanlar sizi görünce bilgisayar ekranını kapatıp çalışıyormuş gibi yapıyorsa orada sevgiden çok başka bir şey vardır.
Elbette sözümüz bütün yöneticilere değil. İşini hakkıyla yapan, personelini dinleyen, çalışanının önünü açan ve gerektiğinde sorumluluk alan çok değerli yöneticilerimiz var. Onların makamı koltuktan değil, insanların güveninden güç alır. Odaya girdiklerinde korku değil, huzur verirler.
Bizim sözümüz; koltuğa oturunca boyunun uzadığını, odadan çıkınca herkesin küçüldüğünü zanneden bazılarınadır.
Bazı yöneticiler göreve gelir gelmez önce masasını değiştirir. Ardından koltuğu, perdeyi ve duvardaki tabloyu yeniler. Bir tek yönetim anlayışı aynı kalır.
Çünkü ona göre başarı raporu şöyledir:
“Makam odası yenilendi mi?”
Yenilendi.
“Kapıya yeni isimlik takıldı mı?”
Takıldı.
“Personelin sorunları çözüldü mü?”
Şimdi moralimizi bozmayalım!
Bütün bunları gören kurum çalışanı da haklı olarak hevesleniyor:
“Ben de konuşmadan toplantı yapabilirim.”
“Ben de bilmediğim konularda talimat verebilirim.”
“Ben de sorun çıkınca ‘Üst makama yazdık’ diyebilirim.”
“Ben de yapılan işi sahiplenip hatayı personele bırakabilirim.”
“Üstelik makam çayını da şekersiz içerim!”
İşte asıl tehlike burada başlıyor.
Liyakatsiz bir yönetici yalnızca kuruma zarar vermiyor; yöneticilik makamının itibarını da düşürüyor. O yöneticiyi gören her çalışan, “Bunu o yapıyorsa ben hayli hayli yaparım” demeye başlıyor.
Sonra kurum, görevini iyi yapmaya çalışan personelden çok yönetici olmayı bekleyen insanlarla doluyor. Birisi müdürün emekli olmasını, diğeri sözleşmesinin bitmesini, öteki yeni bir birim açılmasını bekliyor.
Kurumda çalışan kalıyor mu?
Elbette kalıyor.
Yönetici olmayı beklerken işleri de birilerinin yapması gerekiyor!
Unvan almak kolaydır; güven kazanmak zordur. Koltuğa oturmak kolaydır; o koltuğun hakkını vermek zordur. Talimat vermek kolaydır; insanları kırmadan ve adaletle yönetmek zordur.
Makam, oturan kişiyi büyük gösteriyorsa orada bir yanlışlık vardır. Asıl olan, kişinin oturduğu makamı büyütmesidir.
Yoksa gün gelir kurumun tamamı Tosun Paşa filmine döner.
Herkes paşa olduğunu söyler.
Herkes Yeşil Vadi’yi ister.
Herkes makam koltuğuna koşar.
Ama ortada çözülmesi gereken bir sorun çıkınca kimse Lütfü bile olmak istemez.
Sonunda personel koridorda beklerken makam odasından tek bir ses yükselir:
“Gerçek yönetici benim!”
İyi de güzel kardeşim…
Gerçek yönetici sensen, bu kurumda çalışan herkes neden kendisini senden daha iyi yönetici sanıyor?
Next