3 Temmuz 2026 tarihli Resmî Gazete’de yayımlanan istatistiklere baktım. Türkiye’de 308 kamu görevlileri sendikası var. Sendika üyesi kamu görevlisi sayısı 2 milyon 403 bin 189; sendikalaşma oranı da yüzde 77,96. Sağlık ve sosyal hizmetler iş kolunda 848 bin 44 kamu görevlisi bulunuyor. Bu iş kolunda Sağlık-Sen’in 296 bin 290, Türk Sağlık-Sen’in 126 bin 466 üyesi var.

Rakamlar böyle. Kâğıt üstünde bakınca sendikacılık hayli kalabalık görünüyor. Genel merkezler, şubeler, temsilcilikler, kongreler, açıklamalar… Kapıdan girseniz sendika, pencereden baksanız sendika. İnsan ister istemez soruyor: Bu kadar sendika var da çalışanın derdi niye bitmiyor?

Çakallarla Dans filmindeki o meşhur “mesele”li replik geldi aklıma.

Bizim konuya uyarlayınca söz kendiliğinden oturuyor:

Mesele sendika kurmak değil yeğen, asıl mesele sendikacılık yapabilmekte!

Yanlış anlaşılmasın. Sendika kurmak elbette anayasal bir hak. Örgütlenmek de çalışan için büyük güç. Benim itirazım sendika sayısına değil; sayılar büyürken insanın cebindeki, iş yerindeki, emekliliğindeki sorunların aynı yerde saymasına.

Bir hastane koridorunda sağlık çalışanıyla beş dakika sohbet edin. Size kaç yeni sendika kurulduğunu anlatmaz. Vergi dilimini sorar, ek ödemenin emekliliğine niye yansımadığını sorar. Nöbet ücretini, görevde yükselmeyi, liyakati, çalışma şartlarını anlatır. Çünkü insan evine dönerken sendikanın tabelasını değil, emeğinin karşılığını götürmek ister.

Tabelayı büyütmek kolay, hak almak zor.

Bizim oralarda anlatılan bir lokanta hikâyesi vardır. Adamın biri dükkân açmış; öyle bir tabela yaptırmış ki karşı mahalleden okunuyor: “Meşhur Lezzet Lokantası.” İlk müşteri gelmiş, çorba soğuk. Ertesi hafta tabela büyümüş: “Bölgenin En Meşhur Lezzet Lokantası.” Çorba yine soğuk. Sonunda biri dayanamamış: “Usta, tabelayla uğraşacağına ocağın altını aç!”

Biraz gülün diye anlattım ama konu ciddi. Yetki belgesi, makam, afiş, fotoğraf… Hepsinin bir yeri olabilir. Ama çalışan, tabelanın değil yapılan işin sonucuna bakar. Bir sendikanın büyüklüğü yalnızca üye sayısıyla değil, o üyelerin hayatında neyi değiştirdiğiyle de ölçülmeli.

Şimdi sağlık ve sosyal hizmetler iş koluna dönelim. Dokuzuncu toplu sözleşme dönemindeyiz. Dile kolay, sekiz dönem yetki verilen bir sendika var! Bu zaman içinde çocuklar büyüdü, işe yeni başlayanlar kıdem kazandı, nice çalışan emekli oldu. Ama bazı talepler neredeyse her dönemin değişmez konusu hâline geldi.

Haksızlık etmeyelim: Elbette kazanımlar oldu. Elde edilen her hak kıymetlidir. Ancak kazanımlar var diye eksikleri konuşmaktan vazgeçecek değiliz. Vergi dilimi sorunu neden hâlâ yakıcı? Emekliliğe yansımayan ödemeler niçin hâlâ gündemde? Nöbet ücretleri, çalışma koşulları, görevde yükselme ve özlük haklarında çalışan neden daha fazlasını bekliyor?

Sekiz dönem yetki almak tek başına başarı sayılmaz. Asıl mesele, o yetkinin karşılığını verebilmektir. Toplu sözleşme masasında kaç saat oturulduğunu değil, masadan kalkıldığında çalışanın eline ne geçtiğini konuşalım. Çünkü oturmakla iş çözülseydi kahvehanelerin müdavimleri şimdiye kadar dünyanın en zengin insanları olurdu.

İşçinin ekmeğine bakarak memurun sofrası büyümez.

Bir de işçiyle memurun ücretini karşı karşıya getiren tartışmalar var. Yetkili sendika cephesinden işçilerin memurlardan daha fazla kazandığı yönünde sözler duyunca insanın aklına şu soru geliyor: Yahu kardeşim, sen o masaya işçinin maaşını sorgulamaya mı, memurun hakkını savunmaya mı oturdun?

İşçi iyi ücret alıyorsa alsın. Allah daha fazlasını versin. O da çalışıyor, o da ev geçindiriyor. İşçinin kazandığını mesele yapmak memurun bordrosuna bir kuruş eklemiyor. İşçi daha az kazansa sağlık çalışanının nöbet ücreti mi yükselecek? Vergi dilimi mi düzelecek? Emekli aylığı mı artacak?

Bizim köyde tarlası susuz kalan bir adam varmış. Adam, kendi kuruyan ekinine bakacağına her sabah komşunun yemyeşil tarlasını seyredip söylenirmiş. Sonunda komşusu dayanamamış: “Benim tarlaya bakıp duracağına kendi tarlana bir su getir be adam!”

Bence meselenin özeti bu. İşçinin tarlasına bakmayı bırakın, yetkisini aldığınız memurun tarlasına su getirin. Başkasının hakkını küçülterek kendi üyemizin hakkını büyütemeyiz.

Peki yeğen, yetkiyi kim verdi?

Buraya kadar yetkiyi alanlara konuştuk. Biraz da aynaya bakalım. Her dönem aynı şikâyetleri dile getirip sonra hiçbir şey olmamış gibi aynı tercihi sürdürüyorsak kendimize de soracak sözümüz vardır. Yetkiyi veren kim? Biz. Bizim adımıza konuşanı seçen kim? Yine biz. O hâlde hesabını soracak olan da biziz.

Düşünün, aynı lokantaya sekiz defa gidiyorsunuz. Her seferinde yemeği beğenmiyor, hizmetten yakınıyor, hesabı fazla buluyorsunuz. Dokuzuncu kez kapısından girerken insan bir an durup “Acaba başka yere mi baksam?” demez mi?

Sendikal tercih de alışkanlıkla yapılacak iş değil. Kim hangi sözü vermiş, neyi takip etmiş, hangi sorunu çözmüş, hangi konuda sınıfta kalmış; bunlara bakalım. Eleştirdiğimiz sendikaya da, desteklediğimiz sendikaya da aynı soruları soralım. Çünkü sendika başkanlarının koltukları değişir ama bizim kaybettiğimiz zaman geri gelmez.

Üstelik yetki, kimsenin tapulu malı değildir. Üyenin verdiği bir emanettir. O emaneti alanın görevi de üyeye hesap vermektir. “Biz yetkiliyiz” demekle olmuyor; “Şunu istedik, şunu aldık, şunu alamadık; sebebi de budur” diyebilmek gerekiyor.

Bir de farklı bir tercihin sonucunu görelim.

Önümüzde 9. Dönem Toplu Sözleşme süreci var. 1992 yılında kurulmuş, uzun bir sendikal mücadele geçmişi bulunan ve bugün 126 bin 466 üyesiyle sağlık ve sosyal hizmetler iş kolunun ikinci büyük sendikası olan bir teşkilat da bu ülkede faaliyet gösteriyor.

Sekiz dönemdir aynı yetki tercihinin sonuçlarını tartışıyorsak, bu kez farklı bir tercihin ne sonuç vereceğini görmek neden gündemimizde olmasın? 9. Dönem Toplu Sözleşme masasında o köklü teşkilata yetki verilmesi çağrısını da bu yüzden önemsiyorum. Mesele bir koltuğu birinden alıp ötekine vermek değil; çalışanın hakkı için yeni bir hesap ve sorumluluk dönemi açabilmek.

Elbette peşin çek dağıtmıyoruz. Yetki kimde olursa olsun sözünü tutmak, hakları savunmak, alamadığını da açıkça anlatmak zorunda. Yeni yetki alan da aynı soruların muhatabı olacak. Başka türlüsü zaten sendikacılık olmaz.

Sözün özü yeğen: Türkiye’de 308 sendika olması haber olabilir. Ama benim görmek istediğim haber, sağlık ve sosyal hizmet çalışanının yıllardır beklediği bir hakkın sonunda teslim edildiğidir. Sekiz dönemdir aynı filmi izleyip sonunu beğenmiyorsak, dokuzuncu dönemde senaryoya bir kez de çalışanlar müdahale etsin.

Mesele sendika kurmak değil, sendikacılık yapabilmekte. Mesele yetki almak değil, o yetkinin hakkını verebilmekte.

Unutmayalım: Yetkiyi veren biziz, hesabını soracak olan da biziz.