Şener Şen’in Namuslu filmini yıllar önce izlediğimde çok gülmüştüm.
Şimdi izleyince yine gülüyorum.
Ama eskisi kadar rahat değil.
Çünkü insan yaş aldıkça bazı filmlerin komedi olmadığını fark ediyor.
Meğer adamlar bizi güldürürken araya memleket meselesi sıkıştırmışlar.
Filmde Ali Rıza namuslu bir adam.
Öyle “Ben namusluyum!” diye ortalıkta dolaşanlardan değil.
Sessiz sedasız işini yapan, devletin parasına el sürmeyen, hakkı olmayanı istemeyen bir adam.
Zaten gerçek namus biraz böyledir.
Çok bağırmaz.
Reklam sevmez.
Kartvizite yazılmaz.
Mikrofondan ilan edilmez.
İnsanın yaptığı işten belli olur.
Ama benim bugün derdim Ali Rıza değil.
Benim aklıma başka bir tip takıldı:
Namuslu görünme uzmanları.
Bunlar başka.
Bunların namusu sessiz değildir.
Hoparlörlüdür.
Girdiği ortamda önce kendisini tarif eder:
“Ben harama el uzatmam.”
“Ben kul hakkından çok korkarım.”
“Benim için para önemli değil.”
“Ben kimsenin hakkını yemem.”
Hele bir insan konuşmaya sürekli:
“Beni bilen bilir...”diye başlıyorsa insanın içinden gayriihtiyari:
“Bilmeyenler için biraz belge var mı?” diye sorası geliyor.
Çünkü gerçekten namuslu adamın en büyük özelliği, namuslu olduğunu anlatmaya fazla ihtiyaç duymamasıdır.
Kasap dükkânının önüne “Burada et satılır” yazabilir.
Fırıncı “Sıcak ekmek” diye bağırabilir.
Ama insanın boynuna:
“NAMUSLU VATANDAŞ” diye tabela asması biraz tuhaf.
Namus referansla değil, hayatla anlaşılır.
Fakat yeni bir model çıktı.
Adamın ağzından Allah düşmüyor.
Kul hakkı düşmüyor.
Adalet düşmüyor.
Ahlak hiç düşmüyor.
Dinlerken insan utanıyor:
“Biz herhalde çok eksik yaşamışız.” diyorsun.
Sonra perde kapanıyor.
Mikrofon kapanıyor.
Kamera gidiyor.
İş başlıyor.
İşte benim merak ettiğim bölüm orası.
Çünkü insanı sözleri değil, önüne fırsat geldiğinde yaptığı tercih anlatıyor.
Ortada menfaat yokken herkes dürüsttür.
Paylaşılacak bir şey yokken herkes adaletlidir.
Makam yokken herkes liyakatçidir.
Para yokken herkes:
“Para dediğin nedir kardeşim?”der.
Hele para bir gelsin...
O zaman kardeşlik hukukunun hangi maddesinde olduğumuzu hep beraber öğreniyoruz.
Bir bakıyorsun dün:
“Biz bir aileyiz.”
diyen adam bugün pastayı kesiyor.
Bir dilim bana.
Bir dilim bana.
Bir dilim yine bana.
Kalan?
Onu da yarına bana ayır.
Sen bakıyorsun.
Adam gayet sakin:
“Önemli olan birlik beraberlik.”
Tabii.
Pastanın tamamı sende olunca birlik beraberlik gerçekten çok güzel şey.
Beni asıl düşündüren şu:
Biz ne ara insanın söylediğine, yaptığından daha çok bakmaya başladık?
Adam dürüstlük üzerine konferans veriyor.
Biz:
“Ne düzgün adam.”diyoruz.
Yahu bir dakika.
Düzgün konuştuğunu gördük.
Düzgün adam olduğunu nereden çıkardık?
Ahlaktan bahsetmek ahlaklı olmanın belgesi olsaydı memlekette mikrofon dağıtarak bütün meseleyi çözerdik.
Herkese bir kürsü.
İki güzel cümle.
Üç tane “kul hakkı”.
Araya bir “vicdan”.
Kapanışa da:
“Rabbim bizi doğruluktan ayırmasın.”
Tamamdır.
Namus belgesi hazır.
Keşke bu kadar kolay olsa.
Benim rahmetli büyüklerden duyduğum namus biraz daha zahmetliydi.
Kimse görmediğinde de doğru olanı yapacaksın.
Eline imkân geçtiğinde kendini kayırmayacaksın.
Sevmediğin insanın hakkını da savunacaksın.
Kendi adamına başka, ötekine başka terazi kurmayacaksın.
Hakkın olmayan şeye el uzatmayacaksın.
Ve en önemlisi...
Bunları yaptıktan sonra çıkıp sabahtan akşama kadar:
“Ben namusluyum.”diye anlatmayacaksın.
Çünkü bazı kelimeler insanın ağzında değil, hayatında güzel durur.
Namus da onlardan biri.
Adalet de.
Vicdan da.
Din de.
Hele kul hakkı...
Onu söylemek kolay.
Asıl marifet, önüne fırsat geldiğinde hatırlamak.
Bizde bazen tam tersi oluyor.
Adam fırsat gelene kadar:
“Kul hakkı!”
Fırsat geliyor...
Kul gidiyor.
Hak gidiyor.
Geriye sadece konuşması kalıyor.
Sonra bir de bizim meşhur cümlemiz vardır:
“Ama çok düzgün birine benziyordu.”
Zaten mesele burada.
Kötülük filmlerdeki gibi alnında “Ben kötüyüm” yazısıyla dolaşmıyor ki.
Kimse sabah evden çıkarken:
“Bugün kimi kandırsam?” yazılı tişört giymiyor.
Herkes düzgün görünmek ister.
Herkes iyi bilinmek ister.
Herkes namuslu anılmak ister.
Mesele görünmek değil.
Olmak.
İkisi arasında bazen küçücük bir kelime farkı var ama koca bir hayat sığıyor.
Namuslu görünmek...
Namuslu olmak...
Birinde seyirci gerekir.
Ötekinde vicdan yeter.
Birinde alkış gerekir.
Ötekinde gece başını yastığa rahat koymak.
Birinde insanların seni ne sandığı önemlidir.
Ötekinde sen gerçekte ne olduğunla baş başasındır.
Ben artık birisi çok fazla:
“Ben dürüstüm.”dediğinde hemen inanmıyorum.
İnanmıyorum derken suçlamıyorum da.
Sadece bekliyorum.
Çünkü hayat uzun.
Önüne bir makam gelsin.
Bir para gelsin.
Bir yetki gelsin.
Bir yakını senden ayrıcalık istesin.
Bir dostun haksız olsun.
Bir düşmanın haklı olsun.
İşte o zaman konuşalım.
Çünkü insanın karakteri rahat koltukta değil, terazinin iki kefesi arasında belli oluyor.
Namuslu filmi belki bugün çekilse Ali Rıza’nın işi daha da zor olurdu.
Çünkü artık sadece namuslu olmak yetmiyor.
Namuslu görünmenin de koca bir sektörü var.
Fotoğrafı var.
Paylaşımı var.
Sloganı var.
Konuşması var.
Alkışı var.
Ama hâlâ eski usul çalışan bir cihaz var:
Vicdan.
Ne şarj istiyor.
Ne internet.
Ne takipçi.
Üstelik insan ne kadar susturmaya çalışsa da gece sessizlikte yine açılıyor.
Onun için kimsenin “Ben namusluyum” demesine kızmam.
Desin.
Ama benim için cümlenin devamı daha önemli:
Namuslu olduğunu sen söyleme.
Bırak, seninle işi düşen söylesin.
Bırak, senden hakkını isteyen söylesin.
Bırak, senin yanında güçsüz kalan söylesin.
Bırak, paylaşılacak pasta ortaya çıktığında masadakiler söylesin.
Çünkü insan kendisinin reklam müdürüdür.
Referansı ise başkalarıdır.
Şener Şen’in Namuslu’su yıllar önce bize bir soru bırakmıştı.
Ben bugün o soruya bir tane daha ekliyorum:
Namuslu olmak mı zorlaştı, yoksa namuslu görünmek mi kolaylaştı?
Cevabını ben vermeyeyim.
Herkes şöyle bir çevresine baksın.
Sonra aynaya.
Çünkü bu yazının kahramanı belli bir kişi değil.
Belki bir makamda karşımıza çıkar.
Belki bir masada.
Belki ticarette.
Belki günlük hayatın içinde.
Belki de hiç uzağa gitmeye gerek yoktur.
Ve galiba meselenin özeti tek cümle:
Namus, insanın kendisi hakkında söylediği değil; eline fırsat geçtiğinde yapmadığı şeylerde saklıdır.
Next