Bazı ortaklıklar vardır; yük taşınırken herkes kardeştir, paylaşmaya gelince nüfus kayıtları birbirini tutmaz. O zaman insan ister istemez soruyor: “Biz ortak mıydık, ben mi yanlış hatırlıyorum?”

Bizim memlekette güzel kelimeler çoktur.

Birlik.

Beraberlik.

Kardeşlik.

Dayanışma.

Bir de bunların hepsini tek kalemde toplayan sihirli bir kelime vardır:

“Biz.”

İşler sıkıştı mı hemen ortaya çıkar.

“Biz beraberiz.”

“Biz bir aileyiz.”

“Biz bu yükü birlikte taşıyacağız.”

İyi.

Taşıyalım.

Zaten yük taşınacağı zaman insanın ortak sayısı birden artıyor.

“Kardeşim, şuradan bir tut.”

Tutuyorsun.

“Biraz daha gayret.”

Ediyorsun.

“Son bir kez.”

Diyorsun ki:

“Bu üçüncü son ama neyse…”

İtiyorsun.

Çekiyorsun.

Terliyorsun.

Bel gidiyor, diz gidiyor…

Sonunda yük yerine ulaşıyor.

Tam elini uzatıp:

“Geçmiş olsun, hepimize hayırlı olsun.”diyeceksin…

Bir bakıyorsun herkes kayıp.

Hayırdır?

Ortaklık mesai saati dışında mı kaldı?

Sonra sofra kuruluyor.

İşte insanın ortaklık hukukunu asıl öğrendiği yer burası.

Yük taşınırken sekiz kişiydik.

Sofrada yedi sandalye var.

Say bakalım…

Bir…

İki…

Üç…

Yedi.

Ben?

“Sen biraz bekle kardeşim.”

Niye?

“Yerimiz dar.”

Az önce yükü taşırken yerimiz genişti!

“Yanlış anlama.”

Zaten şu hayatta beni en çok korkutan cümlelerden biri budur:

“Yanlış anlama…”

Arkasından genellikle insanın son derece doğru anlayacağı bir şey gelir.

“Yanlış anlama, senin yerin bizde ayrı.”

Doğru.

Gerçekten ayrı.

Herkes masada.

Ben kapının önündeyim.

Bu kadar ayrı olmasına da gerek yoktu!

Sonra pasta geliyor.

Pasta gelmeden önce konuşmalar şahane:

“Bu başarı hepimizin.”

Alkış.

“Hep birlikte başardık.”

Alkış.

“Buraya beraber geldik.”

Daha büyük alkış.

Sonra bıçak pastaya değiyor.

İşte tam o anda “biz” kelimesi yıllık izne ayrılıyor.

Bir dilim…

İki dilim…

Üç dilim…

Tam burada insanın aklına Davaro geliyor.

Hani Şener Şen'in o unutulmayan hesabı var ya:

“Bir sana, üç bana…”

Bizde hesap biraz daha geliştirilmiş:

Bir sana…

Üç bana…

Bir sana…

Üç bana…

Sonra sıra sana tekrar geliyor.

Bir bakıyorsun pasta bitmiş.

“Benim pay?”

“Hangisi?”

“Pasta.”

“Aaa, kalmadı.”

Nasıl kalmadı?

Hani ortaktık?

“Ortağız.”

E pay?

“Dilimleri biraz büyük kestik.”

İşte o zaman anlıyorsun:

Davaro'daki hesap bile insaflıymış!

En azından orada:

“Bir sana…”vardı.

Bizim yeni sistemde hesap daha kolay:

Üç bana.
Üç daha bana.
Kalan varsa yine bana.

Sana?

“Sen bizim için çok değerlisin.”

Sağ olun.

Değerimi öğrendim de payımı hâlâ bulamadım.

Bari kutuyu verin de eve boş gitmeyelim.

Çocuklar sorarsa:

“Baba sana ne düştü?”derim ki:

“Kutusu oğlum… Babanız ortaklığın ambalaj bölümünde.”

İşin ilginç tarafı, pasta bittikten sonra kardeşlik yeniden başlıyor.

Omzuna bir el geliyor.

“Sen bizim için çok değerlisin.”

İnsan dayanamayıp soruyor:

“Ne kadar değerliyim?”

“Çok.”

“Bir dilimlik?”

“Konuyu maddiyata dökme.”

Haklı.

Kardeşlik manevi.

Pasta maddi.

Sonra başlıyor gerekçeler…

“Şartlar öyle gerektirdi.”

Peki.

“Dengeler var.”

Tamam.

“Bazı hassasiyetler var.”

O da güzel.

“Koşullar oluşmadı.”

Daha da güzel.

Bir noktadan sonra merak ediyorsun:

Arkadaş, benim payı kim yedi?

Şartlar mı?

Dengeler mi?

Koşullar mı?

Hassasiyetler mi?

Ben bir lokma istedim, karşıma ekonomi zirvesi çıktı.

Bir de her şeye rağmen sana dönüp:

“Ama biz ortağız.”diyorlar.

İşte orada hesap makinesini çıkarmak istiyorsun.

Ortaklık buysa bir muhasebe yapalım.

Yük?

Ortak.

Sıkıntı?

Ortak.

Sorumluluk?

Ortak.

Fedakârlık?

Ortak.

Pasta?

…

Bağlantı kesildi.

Tekrar deneyiniz.

Sonra aradan zaman geçiyor.

Bir gün telefon çalıyor.

“Kardeşim!”

Ses tanıdık.

Buyur?

“Sana ihtiyacımız var.”

Hayırdır?

“Birlikte hareket etmemiz gerekiyor.”

Neden?

“Bir yük var da…”

İşte insan tam burada duruyor.

Çünkü hafıza denen şey kötü bir şey.

Pastayı unutsa bile kutuyu unutmuyor.

Soruyorsun:

“Yükten sonra ne var?”

“Nasıl yani?”

“Pasta falan?”

“Şimdi sırası mı?”

Tam da sırası!

Çünkü insan tecrübeyle öğreniyor.

Birinci seferde yardım ediyorsun.

İkinci seferde düşünüyorsun.

Üçüncü seferde sözleşmeyi okumaya başlıyorsun.

Meğer en altta küçücük harflerle şöyle yazıyormuş:

“Ortaklık yalnızca yük taşıma dönemlerinde geçerlidir. Paylaşım aşamasında kendiliğinden sona erer.”

Altında bir yıldız daha:

“İhtiyaç hâlinde kardeşlik yeniden aktive edilebilir.”

Vallahi güzel sistem.

Telefon tarifesi gibi.

İhtiyaç olduğunda paket yenileniyor:

10 GB kardeşlik.
500 dakika birlik.
Sınırsız fedakârlık.

Pasta dahil değil.

Şaka bir yana…

Mesele aslında pasta da değil.

Mesele insanın kendisini nerede gördüğü.

Gerçek ortaklık, yalnızca zor zamanda aynı ipin ucundan tutmak değildir.

Yükü beraber taşıyorsak sonucu da beraber karşılarız.

Sorumluluk ortaksa hakkaniyet de ortak olur.

Bir insana sürekli:

“Sen bizdensin.”

deyip ihtiyaç geçtiğinde onu kapının dışında bırakırsanız, bir süre sonra o insan sizin sözünüze değil davranışınıza bakar.

Çünkü insanları uzun süre sözlerle idare edebilirsiniz.

Ama sonsuza kadar değil.

Bir noktadan sonra herkes kendi hesabını yapar.

Ve o hesapta mesele:

“Bana ne verdin?”değildir.

Asıl soru şudur:

“Beni gerçekten ortak gördün mü?”

İşte bütün hikâye burada.

Ortaklık güzel günde söylenen güzel bir söz değildir.

Zor günde omuz istemek kadar, iyi günde sandalye çekebilmektir.

Sofrada bir tabak da onun için koyabilmektir.

Yoksa yük geldiğinde:

“Biz!”

Paylaşmaya gelince:

“Ben!”

Sonra yeniden yük geldiğinde:

“Biz!”

Bu hesap bir yere kadar yürür.

Bir gün yine kapı çalınır:

“Kardeşim!”

İçeriden cevap gelir:

“Buyur?”

“Yine beraberiz.”

Bu defa bizimki hemen kapıyı açmaz.

Önce küçük bir soru sorar:

“Pasta mı geldi, masa mı taşınacak?”

Dışarıdan cevap gelir:

“Masa…”

İçeride kısa bir sessizlik olur.

Sonra eski Türk filmlerinden kalma o meşhur havayı hatırlatan bir ses yükselir:

“Burası karışacak… Vaziyet alın!”