Çocukluk kahramanlarımızı büyüdükçe daha iyi anladık: Gerçek kahramanların pelerinleri değil, yüreklerinde vatan sevgisi vardı. Halit YILMAZ, Cumhuriyet’in 103. yıl dönümü öncesinde kaleme aldığı yazısında, Mustafa Kemal Atatürk’ün önderliğinde imkânsızlıkları aşan bir milletin mücadelesini hatırlatıyor ve şu soruyu soruyor: Bize özgürlüğü miras bırakan kahramanlara layık bir gelecek kurabiliyor muyuz?
Çocukken hepimizin bir kahramanı vardı.
Kimi uçabilen bir adamı severdi, kimi kurşun geçirmeyen birini. Kimi dünyayı tek başına kurtaran kahramanlara hayrandı.
Büyüdükçe anladık ki gerçek kahramanların uçmasına gerek yokmuş.
Çünkü bizim kahramanlarımız, yere düşmüş bir milleti ayağa kaldırmıştı!
Hem de öyle filmlerdeki gibi özel güçleri, sihirli kalkanları, görünmez zırhları yoktu.
Ayaklarında çarık, sırtlarında yamalı elbise, ceplerinde belki bir kuruşları bile yoktu.
Ama yüreklerinde öyle bir şey vardı ki dünyanın bütün orduları bir araya gelse satın alamazdı.
Vatan sevgisi!
Bir milletin süper gücü: Vazgeçmemek!
Bir düşünün...
Memleket işgal edilmiş. Ordular dağıtılmış. İnsanlar yorgun, yoksul, perişan.
Bir tarafta dünyanın güçlü devletleri, diğer tarafta elinde avucunda ne varsa kaybetmiş bir millet.
Bugün böyle bir hikâyeyi sinemada izlesek, herhâlde senariste kızarız.
“Bu kadar da olmaz kardeşim! Bu insanlar nasıl kazanacak?” deriz.
Ama kazandılar!
Çünkü o gün bu milletin başında, imkânsız denileni kabul etmeyen bir lider vardı.
Mustafa Kemal Atatürk!
O, milletine gökten yıldız indirmeyi vadetmedi.
Önce milletine kendisine inanmayı öğretti.
Bir millete, kendi geleceğini yine kendisinin belirleyebileceğini gösterdi.
İşte gerçek liderlik buydu.
Herkesin umudunu kaybettiği yerde umut olmak...
Herkesin sustuğu yerde konuşmak...
Herkesin bitti dediği yerde yeniden başlamak!
Bazı kahramanların adını tarih bile yazamadı!
Biz Cumhuriyet’i anlatırken çoğu zaman büyük komutanları, büyük zaferleri ve tarihî kararları konuşuyoruz.
Elbette konuşacağız.
Ama bir de tarihin satır aralarında kalan insanlar var.
Cepheye mermi taşıyan analar...
Babasının dönmesini bekleyen çocuklar...
Düğününü yapamadan askere giden delikanlılar...
Tarlasını, dükkânını, evini bırakıp vatan savunmasına koşan insanlar...
Bir de geri dönemeyenler var.
Mezar taşında adı bile yazmayanlar...
Anasının son kez yüzünü göremediği evlatlar...
Sevdiğine kavuşamayan nişanlılar...
Onların hiçbirinin heykeli her meydana dikilmedi.
Hiçbirinin hayatı büyük sinema filmlerine konu olmadı.
Ama bugün bu topraklarda başımız dik yürüyebiliyorsak, onların da bunda payı var.
Çünkü Cumhuriyet, yalnızca kazananların değil, uğruna hayatından vazgeçenlerin de eseridir.
Cumhuriyet, bir çocuğun hayal kurabilmesidir!
Cumhuriyet deyince yalnızca törenleri, bayrakları, marşları düşünmeyelim.
Cumhuriyet, köyde doğan bir çocuğun okuyup doktor olabilmesidir.
Bir çiftçinin kızının öğretmen olup başka çocukların hayatına dokunabilmesidir.
Bir işçinin evladının mühendis, bir yoksul ailenin çocuğunun bilim insanı olma hayali kurabilmesidir.
Cumhuriyet, bir insanın değerini ailesinin servetinde, soyadında ya da makamında değil; insan olmasında arayan büyük bir idealdir.
Elbette bugün her çocuk aynı imkânlarla büyümüyor.
Elbette hâlâ yoksulluk var, adaletsizlik var, fırsat eşitsizliği var.
İşte tam da bu yüzden Cumhuriyet’i sevmek, yalnızca yılda bir gün bayrak sallamak değildir.
Cumhuriyet’i sevmek, bu ülkenin hiçbir çocuğunun hayata yenik başlamasına razı olmamaktır.
Bir çocuğun aç uyumasından rahatsız olmuyorsak...
Bir gencin umutsuzluğunu görmezden geliyorsak...
Bir emeklinin geçim sıkıntısını duymuyorsak...
Bir çalışanın hakkı yenilirken susuyorsak...
Cumhuriyet’in bize yüklediği sorumluluğu yeterince anlamamışız demektir.
Çünkü Cumhuriyet sadece geçmişten kalan bir miras değildir.
Geleceğe karşı taşıdığımız bir borçtur.
Kahramanlık sadece cephede olmaz!
Bugün belki elimizde tüfekle cepheye gitmiyoruz.
Ama başka mücadelelerimiz var.
Bir doktorun gece yarısı bir hastayı hayata döndürmek için verdiği mücadele...
Bir hemşirenin sabaha kadar hastasının başından ayrılmaması...
Bir öğretmenin imkânsızlıklar içinde öğrencilerine umut olması...
Bir itfaiyecinin hiç tanımadığı bir insanı kurtarmak için alevlerin arasına girmesi...
Bir işçinin alın teriyle ailesini ayakta tutması...
Bir annenin evladını dürüst, vicdanlı ve vatanını seven bir insan olarak yetiştirmesi...
Bunlar da bu ülkenin sessiz kahramanlıklarıdır.
Kimse onları alkışlamak zorunda değil.
Zaten çoğu alkış beklemiyor.
Ama bir millet, sessiz kahramanlarının kıymetini bilmediği gün kendi geleceğini de zayıflatır.
Çünkü bir ülkeyi yalnızca kahramanlar kurtarmaz; dürüst insanlar yaşatır.
Atatürk bize sadece bir Cumhuriyet bırakmadı!
Bir de düşünme sorumluluğu bıraktı.
Sorgulama cesareti bıraktı.
Bilime inanmayı, aklı kullanmayı, geleceği başkalarının insafına bırakmamayı öğütledi.
Cumhuriyet’i korumanın yolu da yalnızca geçmişteki zaferleri anlatmaktan geçmiyor.
Bugün doğru olanı savunmaktan geçiyor.
Liyakati korumaktan, adaleti gözetmekten, emeğe saygı duymaktan, çocuklara iyi bir eğitim sunmaktan geçiyor.
Çünkü Cumhuriyet, yalnızca bir yönetim biçiminin adı değil; insan onuruna yakışır bir hayat kurma iddiasıdır.
Ve bu iddia her nesilde yeniden emek ister.
Peki, biz bu kahramanlara layık olabildik mi?
İşte insanın boğazında düğümlenen soru bu.
Onlar aç kaldı, biz tok yaşayalım diye.
Onlar karanlıkta yürüdü, biz aydınlıkta yolumuzu bulalım diye.
Onlar can verdi, biz özgürce yaşayalım diye.
Peki biz ne yaptık?
Birbirimizi yeterince dinledik mi?
Farklı düşünene tahammül edebildik mi?
Hak edene hakkını verdik mi?
Bu ülkenin çocuklarına, bize bırakılan Cumhuriyet’ten daha güzel bir ülke bırakmak için yeterince çalıştık mı?
Bu soruların cevabını bir başkasından önce kendimize vermeliyiz.
Çünkü Cumhuriyet’i gerçekten sevmek, onu yalnızca övmek değil, eksiklerini gidermek için sorumluluk almaktır.
Son söz...
Cumhuriyetimizin 103. yıl dönümünü karşılamaya hazırlanıyoruz.
Yarın sokaklarımızı al bayraklarımız süsleyecek. Marşlarımız yükselecek. Çocuklarımız Cumhuriyet şiirleri okuyacak.
Ne güzel!
Ama isterim ki bu bayramı karşılarken herkes bir anlığına gözlerini kapatsın.
Ve yüz üç yıl öncesini düşünsün.
Bir tarafta yokluk...
Bir tarafta işgal...
Bir tarafta ölüm...
Ve bütün bunların karşısında dimdik duran bir millet!
Sonra gözlerini açıp etrafına baksın.
Gördüğü her bayrağın ardında bir fedakârlık, her özgürlüğün ardında bir mücadele olduğunu hatırlasın.
Çünkü bizim tarihimizde gökyüzünde uçan, gözlerinden ateş çıkaran, tek yumrukla dağları parçalayan süper kahramanlar yoktu.
Ama bir milletin kaderini değiştiren Mustafa Kemal Atatürk vardı.
Next